Akbank Caz Festivali kapsamında düzenlenen Liselerde Caz Atölyeleri çalışmasının bu yılki konukları Yavuz Akyazıcı Project oldu. Gitar virtüözü Yavuz Akyazıcı, caz vokali Funda Akyazıcı ve davulcu Burak Cihangirli’den oluşan grup, Türkçe pop ve rock hit’lerini caza adapte ederek yeniden yorumladıkları “Turkish Standards” adlı albüm serisiyle tanınıyor. Okulumuzda yapılan bu keyifli atölye çalışmasından sonra Sanat Komitesi olarak kendisiyle röportaj yapma imkanı bulduğumuz Yavuz Akyazıcı sorularımıza içtenlikle cevap verdi.   

 

1966 yılında doğan Akyazıcı Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nde başladığı üniversite hayatına, New York, New School Jazz Academy’de devam etti ve Jazz Performance bölümünden mezun oldu. Burada John Coltrane’in basçısı Reggie Workman, Jim Hall, Billy Harper, Buster Williams, VicJuris, Cary De Nigris gibi hocaların özel öğrencisi oldu. Üniversite eğitimi esnasında Mike Stern, Wayne Krantz gibi isimlerin de sahne aldığı 55 Bar’da çalmaya başladı. Birdland, Knitting Factory, Auggie’s gibi dünyaca ünlü caz kulüplerinde, Matt Wilson (Charlie Haden Liberation Band), Eric Person (Ben Harper, Dave Holland Quintet), Joe Fonda (Kenny Baron, Anthony Braxton), Kevin Burke (Wynton Marsallis Orchestra) gibi isimlerle konserler verdi ve kendi adını taşıyan 3 albüm kaydetti.

  • Öncelikle okulumuza geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Caz denilince insanların kafasında dağınık bir müzik türü canlanıyor, hatta bu dağınıklıktan biraz çekiniliyor. Bu “dağınık” olarak nitelendirilen müzik türüne sizi çeken ne oldu?

 

 

Caz dışında daha çok blues ve rock türüne yakın müziklerle ilgilenirken bir arkadaşım bana bir kaset verdi. Daha sonra ben caza ilgi duydum ve başka bir şey düşünemez oldum. Dolayısıyla ilgilendikçe onunla ilgili her şeyi öğrenmeye başladım ve gidip eğitimini aldım. Fakat bu dağınıklık konusuna ayrıca değinmek istiyorum. Popüler müzik yapan bazı müzisyenler caz festivallerine davet edilir, dünyanın her yerinde bu böyledir. Bu da, “hangisi cazdı, ya da değildi?” gibi sorulara sebebiyet veriyor. Bunun çok da bir önemi yok aslında. Çünkü öbür yandan, cazın ne olduğunu biliyoruz hepimiz. Caz olmayanları da o festivallere koyuyorlar. Ama bunun peşine düşüp bir de caz kulisliği mi yapacağız, değil mi? İnsan elbette istediğini dinlesin. Dağınıklık konusunda, caz tarihinde etkileşimi icat eden isimler belli. Sonny Rollins, Miles Davis, Charlie Parker gibi bu insanların belli bir imzası var caz müziğine. Oysa hiç dağınık değil, çok derli toplu ve net. O net olanların içinde ve doğaçlama kökenli bir müzik. Onun dışında ben çok kafaya takmamaya çalışıyorum. 

 

  • Aslında tam da değindiğiniz yere dair bir sorumuz var. Sizin de bahsettiğiniz gibi, caz dinleyicileri aslında neyin caz olup olmadığını bilen bir kitle değil. Sizin için bir parçanın tam olarak “caz” diye nitelendirilebilmesi için sahip olması gereken şeyler nedir?

 

 

 Benim durumum çok farklı, ben bu müziği icra eden birisiyim. En önemli fark, ritmik farklar.  Örneğin rock ve diğer müzik türlerinde bile dört dörtlük bir ritim düşünün. 1, 2, 3, 4 diye sayarız. Onlarda kuvvetli zamanlar 1 ve 3’tür. Cazda ise tam tersidir. 2 ve 4’ler baskındır. Bu en kuvvetli fark bana göre. Onu duyduğunuzda şarkılarda yüksek bir his verir. Bu olayı değiştiriyor. Çünkü aslında caz ritmik olarak Afrika kökenli bir müzik türüdür. Armoni olarak da French armoni’dir. Bu iki kültürün çarpışması New Orleans’de oluyor. Bu müziği zaten içeride değil, dışarıda yapıyorlar. Ondan sonra içeri giriliyor, kontrbas ve piyano ekleniyor. Ama Afrika kültürü ve Fransız armonisinin birleşmesiyle oluşuyor. Ritmik olarak en büyük fark budur. 

 

  • Siz cazı çaldığınız kadar dinlemeyi de seviyor musunuz?

 

Evet.

 

  •  Peki caz haricinde dinlemeyi en çok sevdiğiniz müzik türü hangisi?

 

Ben kendimi etnik müziği araştırırken buluyorum ; Hint, Arap, Afrika, Brezilya, Küba hatta bazen Çin ve Uzak Doğu pentatonik müzikleri gibi ama müzisyen olarak evrilme sürecinde derin bir Pink Floyd etkisi içindeydim. Daha sonra ise Queen ve  Dire Straits gibi grupları çok dinledim.

 

  •  Sanat bir noktada insanın bir dayanağı haline geliyor, siz hiç müzik ile tanışmamış olsaydım neye tutunurdum diye düşünüyor musunuz?

 

Hayır, çünkü benim için müzikle tanışmam hatırlayamayacağım bir tarih öncesine gidiyor. Şöyle anlatabilirim; ben küçükken babamdan gitar istemiştim ve babam beni çok mu vaktin var diye matematik kursuna yazdırmıştı fakat böyle bir başlangıç olmasına rağmen ben her şekilde kendim gitar edindim ve 19-20 yaşıma geldiğimde ‘ben bu dünyaya müzik yapmak için gelmişim’ diyebiliyordum Bundan öncesini hatırlamam çok zor ama zaten düşünmek bile istemiyorum, benim için çok zor olurdu herhalde. 

 

  • O zaman gitardan bahsetmişken gitarla devam edelim, gitar dışında çalmayı ya da dinlemeyi sevdiğiniz hatta gitar olmasaydı bunu çalardım dediğiniz bir enstrüman var mı?

 

 

Klarnet. Uzun zaman boyunca almayı düşündüm fakat bir şeyi yapmaya başlayınca her şeyin bir fiyatı var ve klarnet alınca da onun da zaman olarak bir fiyatı olacaktı ve gitarın zamanından alacaktı. Zaman bizim için en büyük maliyet o yüzden gitara odaklanmayı tercih ettim.

 

  • Gelişme çağında olan ve kendi içinde bir müzisyen olma cesaretine sahip olup olmadığını soran çok sayıda genç var. Siz bir müzisyen olmak istediğinizden nasıl emin oldunuz?

 

 

Kendinizden emin olduğunuz zaman zaten bu soruyu sormuyor oluyorsunuz. ‘Ben bunu yapmak için doğmuşum.’ hissi çok net oluyor. Çünkü zaten emin olduğunuz konuları mesela ben insan mıyım yoksa değil miyim gibi soruları da kendimize sormuyoruz, o yüzden müzik yapmakta benim sorgulamadığım bir şey oldu.

 

  • Sanat şu an hayatınızın merkezinde, sanatın bir çok şeyin üstünde olduğunu düşünüyor musunuz?

 

 

Benim için tabii ki en önemli şey sanat ama sanatın bir dalı ile uğraşmayan, normal işini yapıp çocuklarını büyüten ve dünyaya başka şekilde fayda sağlayan insanlara da saygım sonsuz. Dışarıdan bakınca sanat biraz daha oyun işi gibi gözüküyor ama konserimize gelen insanları, geldiklerinden daha iyi bir ruh haliyle evlerine yollama kısmını yani psikolojik ve ruhani temizlenmeyi yapamıyor olsaydık bizim işimiz çok sürreal kalırdı fakat öyle bir yanı var dolayısıyla sanatta diğer işler kadar önemli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir