UFUK&BAHAR DÖRDÜNCÜ

Günümüzün büyük Fransız piyanisti François-Rene Duchable, Ufuk ve Bahar Dördüncü için şu yorumda bulunuyor: “Eksiksiz bir teknikle donatılmış, gayretli çalışan, bize canlı ve hayal gücüyle dolu yorumlar sunan iki piyanist.”

Ufuk ve Bahar Dördüncü’de, uzun zamandır birlikte olmanın sağladığı uyum ve buna eklenen sıradışı tekniğin büyüsü bir çırpıda hissediliyor. Özellikle Fransız müziğiyle kurdukları özel ilişkide, H. Datyner, D. N’Kaoua, E. Vercelli ve V. Perlemuter gibi önemli pedagog ve piyanistlerle tanışıp, çalışmalarının rolü kuşkusuz ki çok büyük. Duchable ise daha gençlik dönemlerinden itibaren Dördüncü Kardeşlerin yeteneğine duyduğu inançla onlarla yakından ilgilenmiş. Sanatçılar, Cenevre Konservatuvarı’nın yüksek bölümünü ödüllerle bitirdikten sonra, çok genç yaşta kariyerlerine başladılar. O günden itibaren çağdaş müziğe olan ilgileri ve merakları, zamanımızın ünlü bestecileriyle tanışma ve çalışmalarına yol açtı.

Ufuk ve Bahar Dördüncü yorumlarıyla, araştırmalarıyla ve yeni proje üretmeleriyle, 20. ve 21. yüzyıl iki piyano repertuvarının zenginleşmesine yıllardır katkıda bulunuyorlar. İşbirliği yaptıkları besteciler arasında Stefano Gervasoni, Dai Fujikura, George Benjamin, Ivan Fedele, Heinz Holliger ve Michael Jarrell’i sayabiliriz.

 

Can Yücel: Çağdaş ve avant-garde müziği sık sık seslendiren ve bu dünyanın içinde bulunan müzisyenlersiniz. Aynı zamanda çağdaş bestecilerle de çalışıyorsunuz; Gervasoni, Pélosi gibi isimleri örnek verebiliriz. Crumb, Kurtag ve Takemitsu gibi avant-garde ve çağdaş müziğin ne kadar çeşitliliğe sahip olduğunu gösteren bestecilerin eserlerini seslendirdiniz. Peki neydi sizi gençlik yıllarınızdan itibaren bu müziğe çeken?

 

Bahar Dördüncü: İlk ben başladım genç yaşlarda büyük bir hevesle. Kendi kendime düşündüm ve fark ettim ki “klasik” repertuvara odaklanan iyi piyanist fazlasıyla var. Fakat o zamanlardan beri çağdaş ve avant-garde müzik için çaba gösteren müzisyen sayısı az. Zaten sevdiğim bir müzik olduğu için başlamaya karar verdim. O zamanlar Ensemble Contrechamps ile çalışıyordum. Halihazırda Ufuk ile duo olarak da kariyerimizi ilerletiyorduk. Ufuk da bu repertuvarın kendisinin de ilgisini çektiğini söyledi ve ikimiz de biraz daha ağırlık verdik bu repertuvara. Böylece de iki piyano iki perküsyon Makrokosmos grubunu kurduk. Kısacası günümüzde zaten klasik ve romantik repertuvara odaklanan yeterince çok müzisyen var.

 

Can Yücel: Günümüzde çoğu müzisyen, özellikle de piyanistler repertuvar fazlalığından herhalde, romantik dönem sonrası müziği sanki neredeyse yok sayıyorlar. Konser programlarında da pek göremiyoruz çağdaş müziği. Bu doğru bir gözlem midir sizce yoksa bir yanılsama mıdır?

 

Ufuk Dördüncü: Bartok, Stravinsky, Berg’i seslendiren, modern döneme kadar giden müzisyenler var. Artık biraz daha repertuvarlarında yer veriyorlar bu tip eserlere. Bizim çaldığımız Debussy, Ravel gibi bestecileri klasik piyanistler rahatlıkla alıyorlar repertuvarlarına. Fakat tam anlamıyla çağdaş müzik çok vakit alan ve çok bilgi gerektiren bir alan, yepyeni bir alan. Sanki yeni bir master yapmış gibi oluyorsunuz, çok iyi piyano çalmak yetmiyor. Bambaşka bir yazım tarzı, enstrümanın farklı şekillerde kullanımı… Belki de bu yüzden bu alana çoğu insan aynı konserde adım atmak istemeyebilir.

 

Bahar Dördüncü: Bizim zamanımızdaki konservatuvarlarda bir Berg çalmak bile avant-gardiste’di. Şimdi ise Avrupa’daki konservatuvarlar modern ve avant-garde müziğe kapılarını açmış durumdalar. Hatta o müziğin öğretimine de açılmış durumdalar, bu güzel bir durum, yavaş yavaş yeni jenerasyon müzisyenleri başladılar bu repertuvarı çalmaya. Bu müzikte karşılaştığımız bariyer, seyircinin kabullenmemesi. Türkiye’de Stravinsky bile avant-garde gibi duyuluyor. Fark ettiyseniz çok sık çalmıyoruz Türkiye’de, çalamıyoruz. Çünkü bizim çaldığımız repertuvar çok özel, spesifik bir repertuvar.

 

Ufuk Dördüncü: Bunu dinleyen de şimdilik çok küçük bir kitle. Umuyoruz ilerde büyür.

 

Bahar Dördüncü: Bizim sayemizde ve belki sizlerin sayesinde kapılar açılacak. Zamanında Prokofiev ve Stravinsky’yi dinleyenler de onları kabullenmemişlerdi, yuhalamışlardı. Biz de sanırım öyle bir devir geçiriyoruz. Boulez çalamıyoruz burada çünkü ikinci dakikada konseri terk edecek seyirci. Crumb’ı getirebildik çünkü çok spectaculaire ve çok efsunkâr bir eser; biz piyanoların içinde çalıyoruz, perküsyon bir şeyler yapıyor… İnsanlar onları izlerken fark etmiyorlar zaten zamanın nasıl geçtiğini. Fakat bir Stockhausen getiremezsin Türkiye’ye ki Avrupa’da da klasik bir festival almayacaktır, kesin.

 

Ufuk Dördüncü: Avrupa’da çağdaş avant-gardiste müziğin özel festivalleri var. Türkiye’de de yapılmaya çalışılıyor bu tip etkinlikler. Bunlar bile çok güzel katkılar, ufak ufak gidiyoruz fakat ileriyi görüyoruz.

 

Bahar Dördüncü: Fakat seyirciyle temasta hep organizatörler. “Brahms’la mı daha çok seyirci getirebilirim, Debussy ile mi getirebilirim yoksa Kurtag’la mı getirebilirim?” 

 

Can Yücel: Yani seyircinin bu müziğe alışması açacak kapıları.

 

Ufuk & Bahar Dördüncü: Kesinlikle

 

Bahar Dördüncü: Şöyle bir şey var, bir çağdaş müzik kaydını evde oturup dinlemez insanlar. Seyirci, Brahms ya da Puccini’yi koltuğunda oturup rahatlarken dinleyebiliyor. Fakat çağdaş müziği görmek de lazım.

 

Ufuk Dördüncü: Bu yüzden müzisyenlerin sahnede olması ve seyircilerin o şekilde bir başlangıç yapmaları lazım. Görsel bir boyut da gerekli.

Can Yücel: Bugün seslendireceğiniz Bahar Ayini de prömiyerinde bu tür bir durumla karşılaştı. Picasso’nun, Proust’un bulunduğu salonda insanların birbirlerini düelloya davet edecek kadar kızıp tartıştıkları, baleyi ve müziği yuhaladıkları söyleniyor. Bugün bile hâlâ Stravinsky’nin veya Prokofiev’in anlaşılamadığını düşünüyoruz. Peki bugün yaşayan ve eser veren çağdaş besteciler ne zaman anlaşılacak, nasıl bir süreç gerekecek sizce?

 

Bahar Dördüncü: Ben biraz pesimist bakıyorum bu duruma. Stravinsky’nin dönemindeki kültürel seviye bugün aşağı çekilmiş durumda. Okuyan, ilgilenen, savaş veren %50 iken şimdi %30. Bu çok büyük bir dezavantaj. Sürekli gelsin gitsin isteyen bir tüketimcilik periyoduna girmiş durumdayız. Çağdaş müzik bu ortamda açılamıyor. 

 

Ufuk Dördüncü: Çağdaş müziğe zaman vermek lazım anlamak için. Dinlemek, araştırmalar yapmak…

 

Bahar Dördüncü: Yeni besteciler de biraz kaybolmuş durumdalar. Çünkü her şeyi denediler. Biraz dağılmış durumdalar, vizyon olarak, stil olarak. Savaştan sonra Boulez kendi vizyonuyla bir şeyler geliştirdi, yenilikler getirdi. Şimdi teknolojiyle birlikte yeni bestecilerimiz kaybolmuş ve stilistik bir karmaşa içindeler. Sayı olarak da çok fazlalar, aralarında çok iyiler de var kötü demeyelim ama daha az iyiler de var.

 

Ufuk Dördüncü: Ama her devirde iyiler de kötüler de vardı.

 

Bahar Dördüncü: Fakat şimdi teknolojiyle ve ellerindeki araçlarla kendilerini gösterebiliyorlar ve seyirci bu yüzden ambale olmuş durumda. Bir vizyona ihtiyaç var, oturmuş bir vizyona ve şu anda böyle bir şeyi ben bile göremiyorum. Dans tous les domaines bir kırmızı çizgiye ihtiyaç olduğuna inanıyorum fakat bunu hiçbir alanda göremiyorum, sırf müzik açısından değil. Bu yüzden çok optimistik bakamıyorum. Umarım yanılırım.

 

Bengisu Aktaş: Bir duo olarak çalışmanın etkilerini görüyor musunuz başka müzik topluluklarıyla çalıştığınız zaman?

 

Ufuk Dördüncü: Makrokosmos’dan örnek verecek olursam, bir dörtlü kurduğunuz zaman bile bir duo olduğunuz zaman çok daha sağlam oluyorsunuz. İki tane bağımsız piyanist yerine birbirini çok iyi tanıyan iki piyanist o yapıyı daha sağlam kılıyor.

 

Bahar Dördüncü: İki sene önce İstanbul’a yine davet edilmiştik, hem solo çalmıştık hem RIAS Berlin Korosu’yla çalmıştık. Orada da duonun verdiği bir oturmuşluk vardı. Bir göz bir nefesle anlaşabildiğiniz zaman çalışma süresini azaltmış oluyorsunuz. İki piyanist eğer birbirlerini de tanımıyorlarsa müzikal olarak bir dengesizlik ortaya çıkıyor.

 

Ufuk Dördüncü: Biz çaldığımız zaman bir olarak görüyorsunuz bizi, iki kişi olmamıza rağmen.

 

Bahar Dördüncü: Amaç da o zaten, tek bir sesin çıkması. Onun için de çok çalıştık, çalışıyoruz.

 

Bengisu Aktaş: Sahnedeki uyum ne gibi şartlar gerektiriyor?

 

Bahar Dördüncü: Bir ikilide veya üçlüde, dörtlüde, birinin götürmesi lazım. İki kişi de götürmek isterse uyumsuzluk olur.

 

Ufuk Dördüncü: Çünkü o zaman kuvvet kavgası gibi bir durum ortaya çıkıyor. “Ben kuvvetsizim o kuvvetli” gibi bir durum söz konusu değil, bir kişiye söz hakkı verilmesi lazım. Bu demek değil ki ben önerilerde ve tekliflerde bulunmuyorum. Fakat bir yön verici olması lazım.

 

Bahar Dördüncü: Orkestra elemanları şef sayesinde iyi çalıyor diye bir durum söz konusu değil, onun gibi. Birinin götürmesi lazım, uyumumuzu bu şekilde sağlıyoruz. Ufuk’un da benim de kendimize has karakterlerimiz, çalma renklerimiz var. Çok çalışarak iki özelliği marriage yapıyoruz. Bir kişi kendi rengi baskın çıksın, kendi duyulsun isterse müzikte dengesizlik olur, oda müziği gibi. Herkesin birbirini dinlemesi lazım. Bir tablo gibi, yaklaştığınızda bütün detayları görüyorsunuz, uzaklaştığınızda da muhteşem bir resim görüyorsunuz.

 

Ufuk Dördüncü: İnanılmaz detay var. Aramızda her şey précis olmak zorunda yoksa bu bütünlük yerle bir olur. En ufak bir pürüz yeter. Bu yüzden çok çalışmak ve sürekli iletişim kurmak gerek.

 

Bahar Dördüncü: Çalışırken dakika saymamak lazım. İki saat, üç saat, gerekirse beş saat çalışılacak.

 

Can Yücel: Akşam için heyecanlı mısınız, özellikle beklenmeyen hadiseler açısından?

 

Ufuk Dördüncü: İşin tuzu biberi o karındaki hafif kelebekler. Sahneye çıktığınızda ne kadar bilseniz de nasıl gidebilir mutlaka öngörülmedikler oluyor. Başka bir hava veriyor.

 

Bahar Dördüncü: Heyecanın olması lazım. Tabi ki imprévu’ler olabiliyor. Benim en nefret ettiğim şey beklemek. Konser öncesi, aslanlar döner ya, ben öyleyimdir. Ufuk biraz daha sakindir.

 

Ufuk Dördüncü: Ben de yürürüm ama hep daha sakinimdir. Diyelim ki 15 dakikalık bir gecikme oldu ben hep onu sakinleştiririm. Ama saniyesi saniyesine olmasını da sevmem. 

 

Bahar Dördüncü: Bizim konser öncesi ritüellerimiz vardır ve o ritüeller çok önemlidir. Yoksa acaba ne olacak diye düşüne düşüne kendinizi strese sokarsınız.

 

Ufuk Dördüncü: Mesela biz bu akşam ışıklarımızı bilmiyoruz, rüzgar olacak mı, projeksiyon sorunsuz olacak mı? Çalışsak bile tamamen bilemeyeceğiz.

 

Can Yücel: Bu akşamki konserle ilgili bir sorum var. Birlikte çalıştığınız bestecilerden örneğin Gervasoni eserlerini çalmakla Debussy veya Stravinsky’nin eserlerini çalmak arasında yaptığınız hazırlık, araştırma ve ruh hali açısından bir fark var mı? 

 

Ufuk Dördüncü: Çok var. Diyelim ki şu anda yaşayan bir bestecinin eseri ilk defa çalınıyor, biz çalıyoruz. Devamlı ilişkideyiz, bir şey oluyor hemen açıyorsunuz telefonu soruyorsunuz. “Burada şöyle yazıyor, tam olarak nasıl bir sonorite istiyorsun, bunu nasıl düşünüyorsun?” Sonradan eseri biraz daha ortaya çıkarttığımızda Avrupa’da oturuyorsa kendisine çalmak istiyoruz.

 

Bahar Dördüncü: Ufuk’un da dediği gibi şimdiye kadar hiç duyulmamış bir eseri ele alalım. Yapılan ön çalışma şöyle: Kendisini tanımıyorsak, çünkü bir sürü eser geliyor bize, o kişinin şimdiye kadar bestelediği eserleri dinleyip stilini öğrenmek öncelikle. Gervasoni arkadaşımız, Kurtag, Lachenmann bunları zaten biliyoruz, stilleri biliyoruz. Ama mesela bir Emre Sihan Kaleli eseri hiç çalmadık. Onları tanımak için önce eserlerini; orkestral olabilir, oda müziği olabilir, dinliyoruz. Fark şu, Stravinsky’yi her an dinleyebiliyorsun, çalmadan önce. Mesela biz Sacre’ı asla iki piyano dört el dinlemeyiz, hep orkestra versiyonunu dinliyoruz. Boulez veya Rattle. İkisinin karışımı bir şey çıkarmaya çalışıyoruz. Ama dinleme şansımız var. Çağdaş müzikte bize gelen eserler eğer hiç çalınmamışsa, kaydedilmemişse kendin hayal edeceksin.

 

Can Yücel: Sonuçta siz ortaya çıkarıyorsunuz o eseri. Bestecinin zihninden insanların kulağına aktaran siz oluyorsunuz.

 

Ufuk Dördüncü: Tabi, o zaman bizim üstümüzde çok önemli bir baskı var çünkü on doit défendre, eseri savunmalıyız.

 

Bahar Dördüncü: Şu da oluyor, dünya prömiyerini yaptıktan sonra besteci bize geliyor, “Şurada değişiklik yapacağım.” diyor. Çünkü o da ilk defa kendi eserini dinliyor baştan sona. 

 

Ufuk Dördüncü: Ya da diyor ki “Bu iki sayfaya gerek yok biraz uzun oldu, kaldırıyorum.”

 

Bahar Dördüncü: Esasen c’est une découverte, bir keşif, hem besteci için hem bizim için. Dünya prömiyerini yaptıktan sonra bile besteyi modifiye etme şansı var. Bartok’ta falan yok bu şans; yazılmış, otur çal.  

Can Yücel: Müzik sürekli yaşıyor yani. Bahar Ayini ve programdaki diğer eserlerle ilgili bir sorum var. Aslında bahsetmiştiniz, asla iki piyano dinlemiyoruz diye ama (iki piyano için yazılmış eserlerin büyük bir kısmı orkestra indirgemesi) özellikle iki piyano için yazılmış eserleri çalmakla orkestra indirgemelerini çaldığınızda, çalışmanız nasıl farklı oluyor?

 

Ufuk Dördüncü: Örnek olarak Debussy’nin “En blanc et noir”ı hakikaten iki piyano için yazılmış, “Jeux” orkestra eseri. Şimdi öncelikle Debussy’yi çok iyi tanımamız lazım; renklerini, tuşesini, mimarisini… “Jeux” çok kompleks bir eser, hem form olarak hem de devrimsel nitelikte olduğu için diğer eserlerine de benzemiyor. Bu yüzden bu iki eseri çok başka şekillerde çalışmak lazım. Bu demek değildir ki birisi orkestra, daha zor, öbürü daha kolay, kesinlikle öyle değil. 

 

Bahar Dördüncü: Stravinsky’nin kendisi yapıyor zaten Bahar Ayini’nin piyano versiyonunu. Aslında birçok iki piyano eseri var, indirgeme olmayan. Bu eserlerde de çalışmayı tam tersi şekilde yapıyoruz. Her zaman iki piyanonun verdiği bir zenginlik var. Her zaman her ligne için piyano eseri bile olsa biz orkestrayı düşünürüz. Daha değişik renkler verebilmek, daha değişik bir langage kullanabilmek için. Tam tersini yaptığımız zaman orkestradan daha kompakt bir iki piyano eseri çıkarmaya çalışıyoruz.

 

Can Yücel: Yani piyanoyu orkestra, orkestrayı piyano yapıyorsunuz ve ikisi arasındaki bağlantı hiç kopmuyor.

 

Bahar Dördüncü: Hiçbir zaman. Zaten piyano kendiliğinden bir orkestra.

 

Bengisu Aktaş: Klasik müzik dünyası 20 yıl öncesine kadar, belki de hala, erkek egemenliğindeydi. Sizce bugün bu durum değişti, ulaşmak istediğimiz yere daha yolumuz var mı?

 

Bahar Dördüncü: Ataerkil yapı devam ediyor. Fakat biz kadınlar çabalıyoruz ve yapıyoruz, şeflerden tutun bestecilere kadar.

 

Ufuk Dördüncü: Tabi ki artma oldu kadın sanatçılarımızda. Fakat aynı seviyede denemez.

 

Bahar Dördüncü: Belki aynı seviyeyi aramamak lazım. Ama orkestranın önünde bir kadın şefin olması çok daha başka bir renk getiriyor, bir zarafet katıyor müziğe. Bu demek değil ki erkek şefler kötü. Ama bir alışkanlık var, bestecilerde ve şeflerde.

 

Ufuk Dördüncü: Bazı şeyleri kırmak biraz zaman alıyor.

 

Bahar Dördüncü: Préjugement var. Bir kadın şef geldiği zaman herkes önyargılı oluyor acaba nasıl yönetecek, vesaire. Fakat çok hoş, seksi bir kemancı geldiği zaman başka türlü karşılanıyor. Ona yer veriliyor. Mesela erkek kemancıyla kadın kemancı arasında seçin, kadın kemancı oluyor. Dünya, her bakımdan bir köprü döneminde bence. Kadın bestecilerin, kadın şeflerin, kadın sanatçıların çoğalması… Benim için en önemlisi şef ve besteciler.

 

Can Yücel: Avrupa’da da böyle mi bakış açısı? Birkaç yıl önce Yuja Wang gelmişti İstanbul’a ve klasik müzik eleştirmenlerinden bile ertesi gün ilk duyduğumuz şey “beklediğimiz elbiseyi giymemişti” oldu.

 

Bahar Dördüncü: Avrupa’da da böyle. Konser salonlarına şöyle gidiliyor, “Khatia Buniatishvili, Yuja Wang dinlemeye gidiyorum.” Artık görmeye gidiyorum denmeye başlandı, o beni rahatsız ediyor.

 

Ufuk Dördüncü: Bu doğru bir yaklaşım değil. Bazı sanatçılar için bu durum söz konusu değil. Mesela Barbara Hannigan’ı “görmeye” gitmiyor insanlar, dinlemeye gidiyorlar veya Julia Fischer, Janine Jansen, eski jenerasyondan Anne-Sophie Mutter’ı dinlemeye gidiyorsunuz.

 

Bahar Dördüncü: Bir ayrılma var görmeye ve dinlemeye gidenler arasında ve görülmeye veya dinlenmeye gidilen sanatçılar arasında. Dünyaca ünlü bizi temsil eden bazı sanatçılarımız da var, insanlar o sanatçıları görmeye gidiyorlar. Çünkü fenomen. Bu, örneğin Wang’ın extraordinaire bir piyanist olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle, ben de seviyorum. Fakat artık çok güzel çalmak yetmiyor. Bazıları ise fazladan bir şey vermeden kıyafeti ile kazanabiliyor dünyanın hayranlığını.

 

Can Yücel: Bence burada klasik müziğin, özellikle bestecilerin, son zamanlarda içine düştüğü popülizm ve halka açılma isteğinin de etkisi var. Debussy ve Stravinsky’nin Fransa’da başlattıkları “Sahnede İsyan” ruhunun korunması sayesinde pek yok Avrupa’da fakat özellikle İngiltere ve Kuzey Amerika’da çok karşımıza çıkıyor bu artan popülizm. Bu halka açılma isteğinin sebebi de ekonomik olabilir.

 

Bahar Dördüncü: Ben seninle aynı fikirdeyim. Bunun pozitif olduğuna da inanıyorum. Şimdiye kadar “elitist müzik” olarak tanımlanan müziğin daha çok insana hitap etmek için ulaşılabilir olması iyi bir şey. Fakat bu demek değil ki kalitesinden düşmesi lazım ve ekonomik bakımdan organizasyonlar, salonlarını doldurma potansiyeline göre sanatçıyı seçiyor. Bizden örnek vereyim. İki program sunuyoruz, biri “Sahnede İsyan”; diğeri Boulez İki Piyano Sonatı, Gervasoni ve Dai Fujikura. Kim neyi seçecek sizce? Biz bunun farkındayız. Fakat seyirci çok sevecek diye bütün konserlerimizi Rachmaninov’la dönmüyoruz.

 

Can Yücel: Avant-garde müziğe ve modern müziğe Boulez’den girmek yerine Stravinsky çalmanız belki seyirciye bir köprü olacak ve onları bu müziği araştırmaya, dinlemeye itecek.

 

Bahar Dördüncü: Amacımız o.

 

Ufuk Dördüncü: Bir de şöyle bir durum var, sanırım sadece bizim için konuşabilirim, diyelim ki ben Rachmaninov ve Mozart’la dönmek istiyorum. O repertuvarla 45 tane konserim olacak. Ama ben Stravinsky ya da Boulez’le dönersem 15 tane olacak. Bu benim kendime olan saygım, ben bu müziği yapmak istiyorum. 15 tane olsun o zaman. Sırf 45 tane yapmak için aman birazcık da Brahms çalayım, birazcık da ondan… O zaman benim identité’m, kimliğim gidiyor.

 

Bahar Dördüncü: Bazı programlarımızda da şunu yapıyoruz; Debussy ve Ravel’i alıyoruz, koruyucu olarak, ortaya Dai Fujikura koyuyoruz. Mecbur oluyoruz.

 

Ufuk Dördüncü: Ortaya sıkıştırıp saklıyoruz.

 

Bahar Dördüncü: Benim çağdaş müzik de barok müzik de yapan arkadaşlarım var, onlar da şöyle yapıyorlar: Bach, Holliger, Couperin, Kurtag, Telemann, vesaire.

 

Can Yücel: Dün Cem Mansur da aynısından bahsetti. Başa John Luther Adams’ın eserini koydu, ortaya Tchaikovsky ve Saint-Saëns, sona da Stephen Montague. 

 

Ufuk Dördüncü Yoksa nasıl çalacağız yeni bestecilerin eserlerini?

 

Bahar Dördüncü: Sunumu bu şekilde yapacağız, başka türlü olması biraz zor.

Röportaj; Bengisu Aktaş / Can Yücel

 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir