Mehmet Güleryüz

Bir Uçtan Bir Uca

İstanbul Saint Benoit Fransız  Lisesi

 

Saint Benoit Lisesi, The Empire Project’in desteğiyle Türkiye’nin  yaşayan en önemli sanatçılarından Mehmet Güleryüz’ün yapıtlarından oluşan özel bir seçkiyi sunmaktan gurur duyuyor. 

Üretken bir sanatçı, hoca ve sanat aktivisti Güleryüz, 70 yıl sonra öğrencisi olduğu Saint Benoit Lisesi’ne geri döner.

 

Mehmet Güleryüz, 1938’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Saint-Benoit ve Saint-Joseph Lisesi’nde yaptı. 1958’de girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü 1966’da birincilikle bitirdi. 1958 yılında aynı zamanda  tiyatro oyunculuğu öğrenimi görmeye başladı. 1963 yılında profesyonel oyunculuk kariyerine başladı. 1970-1975 yılları arasında devlet bursu ile gittiği Paris’te Yüksek Resim ve Litografi ihtisası yaptı.

 

 

Amerika, Paris, Almanya gibi  pek çok ülkede yaşamak ve eserlerinizi sergilemek için bulunmuşsunuz ama sonunda İstanbul’a geri dönmüşsünüz, bunun sebebi nedir? Kendinizi mekansız olarak tanımlar mısınız yoksa bağlı olduğunuz bir yer var mı?

Benim için bir yerde sürekli oturuyor olma hali  1970’den itibaren farklılaştı. Sanatçının uluslararası alandaki çalışma gereksinimi süreç içinde mecburi oluyor. Enternasyonal bir açılım sizi süreli veya süresiz bir yerlerde oturtuyor. Prodüksiyon aynı zamanda madde anlamında birikim demek. Örneğin şair olsanız öyle bir derdiniz yok, on tane defteri koltuğunuzun altına alır gidersiniz ama bir ressam için hele bir heykeltraş için bu oldukça zor. Dolayısıyla çok mekan değiştirmek uluslararası çalışan bütün  sanatçıların problemi ama esas olarak iki şehre ayağımı basmış durumdayım; biri İstanbul, biri Paris.

 

Bu durumun  eserlerinize etkisi oluyor mu?

Şüphesiz, atmosfer çok önemli. Sürekli yaşadığı şehrin enerjisinden etkileniyor insan ve bunu yapılar bir araya geldiği zaman çok net fark edebiliyorsunuz. 

Ancak ben bunun resimde direkt görünür halinden çok, yani Parisli bir resim serisi veya New Yorklu bir resim serisi şeklinde değil,  o şehrin size olan düşünsel etkisinin yansıması şeklinde olmasını tercih ediyorum.

 

Çizgileriniz bir tiyatro oyunu gibi dramatik biçimde kurgulanmış, çoğunda fırça figürlerinin birbirlerini izlediği kaotik bir form ve psikolojik boyutlu figür dizaynları görüyoruz. Bazı insan-hayvan figürleri beni ürküttü gerçekten. Bu desenler spesifik olarak bir toplumu, örneğin Türkiye’nin sosyo-ekonomik ya da siyasi yapısını mı yansıtıyor yoksa genel olarak insanın içindeki hayvansallığı mı bize gösteriyorlar?

Benim yapıtlarımın temel dayanağı insan varlığı. Psikolojik ve sosyo kültürel yanıyla, çeşitli halleriyle ve çeşitli etkiler altında ,mesela tarih karşısında taşıdığı ile insan. 

Bunun yanında  bazı süreçlerde insansız, yalın  doğa resimleri de var. 

Mesela On dört devasa tuvalden oluşan Sheraton Hotel Ankara için yaptığım “Karşı Rüzgar” sergisinde de insandan izler var ama insan yok. Sular, setler, barajlar, tahrip edilmiş bir doğa var. Resimde insanın olmadığı, insanın geçip çökerttiği ve bitirdiği bir doğadan bahsediyordum; resim bir anlamda o doğaya bir mersiyeydi, o doğaya bir veda ve özür dileme gibiydi.

1991’de, doğanın bugünkü tahribatı ve bu konudan bu kadar bahsedilmesi söz konusu değildi. Küresel ısınmayla tahrip olan bugünkü doğaya yönelik önemli bir kayıt, bir çeşit öngörü belki.

 

Doğuştan gelen sanatsal yeteneğinin ve sanat tarihi bilgisinin yanında sanatçınının deneyimle oluşturduğu bir fesefesi olması gerektiğini söylüyorsunuz. 

Sizin felsefenize frankofon bir okuldan mezun olmanın nasıl bir etkisi nasıl oldu?

 

Çok önemli bir etkisi var doğrusu. Mesela analyse logique (mantıksal analiz) ve

analyse grammatical’ı (dil bilgisi analizi )  ilk kez bu okullarda duydum.

Benim felsefem de daha sonrasında bu temeller üstüne kuruldu.  Her şeye dair sorularım, soruların nerelerde daha çok sorulmuş olduğu, hangi kültürlerde bunun başlangıç noktaları olduğu, hangi kültürlerde bunun savaşının olduğu hangi kültürlerde bu açılımın dünyayı sardığını, hepsini bu okullarda öğrendim. 

Babamın beni ısrarla Fransız okuluna yollamasının bir nedeni vardı. Kendisi Türk toplumuna çok bağlı ve gelenekselci olmasına rağmen Fransız kültürü ile beslenirdi. Çünkü bu dünyaya açılım demek, bir kere dünyalısınız ve bu yüzden dil çok önemli. Fransız kültürünün şüphesiz ki en büyük kazanımı dayandığı dile bağlıdır, hem entelektüel hem de bilimsel olan bu dilin zenginliği onun düşüncesini ifadede büyük bir enstrüman olmuştur. Zaten felsefe denildiği zaman bu dil meselesidir, kullandığımız dil düşüncelerimizi şekillendirir.

 

Dünya görüşünün sanata etkisini konuştuk, sanatın dünya görüşüne etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Meslek olarak olmasa da hobi olarak resimle, tiyatro ile uğraşmanın dünya görüşümüze nasıl bir katkısı olur?

Dünya görüşü; Dünyaya karşı davranışımız, dünyayı algılamamız ve bu dünyalılığı ne şekilde kabul ettiğimizdir. Her şeyden önce dünyalıyız. Avrupalıyım, Asyalıyım, Türküm, Fransızım demekten önce dünyalıyız. Bu yüzden dünyanın hepimizi birleştiren hallerini anlamak ve  o zenginliğe, yüksekliğe ulaşmak istemek lazım. Bu istek, bizi geliştiren başka hallere de ihtiyaç duymamızı sağlayacaktır. 

Sanat bizi doğru sorular sormaya iter, bizi eğitir. Bizi eğitsin diye yapılmasa da  şüphesiz eğitir ve duygularımızı geliştirir. Karşınızda sizi cezbeden, sizin dikkatinizi çeken bir şey olduğu zaman örneğin bir başkasının oluşturduğu bir hal,  bir insanın öbür insana gösterdiği bir şey… Bu; günlük yaşamın ötesinde birden bire ortaya çıkmış, çok ayrı bir sanat unsurudur. Buna kapılırsınız ve bunun ne olduğunu anlamak için  gayret sarf edersiniz. Başka edindiğiniz bilgilerle ona bakar, onun size verdiklerini de o sırada anlayarak bir başka etkileşim içine girersiniz. İşte, o anlama süreci sizin için önemli bir süreçtir. Onunla beraber yürümeye başlarsınız. Tıpkı bir dili önce anlayıp sonra konuşmak gibidir, sanatın içine girersiniz ve sanat size aynada kendinize nasıl bakacağınızı öğretir. Sanatın oluşturucusuna, kaynağa yani insana bakmayı öğrenirsiniz.

İnsan olmadan sanat olmaz nasılsa. İnsan dünyaya gelmeden önce sanat vardı, bir köşede bekliyordu ağaçlardan kopardık aldık, öyle bir şeyi yok. İnsanın elini boyaya sürüp duvara elini koyduğu andan itibaren başladı sanat.

 

Mesela siz sahne tasarımı da yapıyorsunuz…

Tiyatroya olan oyunculuk yeteneğim sebebiyle başladım sonrasında ise  tiyatro kostümleri yaptım, dekor yaptım, gölge oyunları yaptım… Bütün bunların temelinde resim vardır ancak tiyatroyu hiçbir zaman ayrı düşünemeyiz. Edebi ve müzikal başlar ardından kostüm ve dekor tasarımlarıyla mimariden, resimden beslenir. 

Bir sanatın peşinden gidiyorsanız, o sanatı en iyi şekilde yapabilmek ve anlamak için yanında diğer sanatlardan da beslenmelisiniz. Bütün sanat dallarını ilişkilendirerek düşünmek çok önemli bir aşama. O sanatın içinde buradaki esasları buluyor muyum sorusunu sorduğunuzda göreceksiniz ki,  o soru kendi yaptığınızı çok daha iyi anlamanızı sağlayacak.

Anlamaya çalışmamız gereken sanatın oluşum sürecinde nasıl şekillendiği, büyüğüdür.

Mesela phrasé musical (müzik öbekleri,müzik cümlesi), phrasé pictural (resimsel ifade, resim cümlesi), phrase littéraire (edebi cümle) phrase philosophique (felsefik cümle)  tarzı yaklaşımlar var. Bu cümle kurgusunun nelerden oluştuğunu anlamak lazım. Kompozisyon dendiği zaman bir tuvaldeki kompozisyon ile bir müzikal kompozisyon eserleri arasındaki yakınlık ,bir şanla bir desen arasındaki ilişki….  Çok seslilik çok renklilik babında, yapı kurgusu babında….

 

Resimle ilgilenen, güzel sanatlar okumak isteyen arkadaşlarımıza tavsiyeleriniz nedir?

Çok düşünsünler, neden resim sorusunu sormak lazım. Bugünkü resim olgusuna bakış açıları, eğitim süreçlerindeki  bilgilenme değişecek. 

Resim temel bir branştır, buradan sinemaya, modaya, mimariye de gidebilirsiniz. Aynı zamanda resmi doğru anladıysanız onun size katacağı şeyleri tahmin edemezsiniz. Resim her şeyden önce  bir kurgu meselesidir. İyi bir mimar olacaksanız hatta iyi bir iş kuracaksanız bile iyi bir resim bilgisine sahip olmanınızın önemi çok büyük. 

Şöyle diyelim bir konstrüksiyon, bir konstrüktif yapı, her türlü gereksinim için çok gerekli. Efendim ben moda desinatörü olucam. Moda desinatörü olmak, moda çizeri olmak, bir giysi formu düşünmek aslında mimariyle, resimle eş anlamı. 

Yapısı şekliyle heykel esaslı büyük bir modacı var, ben bu modacının yaptığı her iş karşısında çok büyük bir ressamın yaptıkları karşısında duyduğum saygıyı ve heyecanı duyarım.

Yani sonuç olarak; inanın resim çok ayrı bir halde düşünülüyorsa yanlış anlaşılmıştır. Resim bir konsepttir ve o şekilde düşünmek gereklidir.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir