CEM MANSUR

İstanbul’da doğan Cem Mansur, müzik eğitimini Londra’da City University, Ricordi Şeflik Ödülü’nü aldığı Guildhall School of Music and Drama ve daha sonra Leonard Bernstein’in öğrencisi olduğu Los Angeles Filarmoni Enstitüsü’nde aldı.

1981 – 89 arası İstanbul Devlet Operası şefliğini yapan Mansur, Londra’da English Chamber Orchestra’yla başarılı bir çıkış yaptığı 1985 yılından sonra çalışmalarını yurtdışında yoğunlaştırdı. Hollanda, Fransa, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan, Almanya, İsveç, İspanya, Meksika, İsrail, Güney Afrika, Rusya, Finlandiya ve Hırvatistan’da orkestra ve opera kuruluşlarıyla konuk şef olarak çalışmalarını sürdürdü.

İngiltere’nin en eski ikinci korosu Ipswich Choral Society’nin fahri başkanı olan Cem Mansur, 2007 yılında kurduğu Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’nı, profesyonel bir yönetime kavuşturma ve kurumsallaştırma amacıyla, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası adıyla yeniden yapılandırmıştır.

Öncelikli olarak sormak istediğim orkestra şefi olmak nasıl bir duygu?

Orkestra şefi olmak her anlamda, iş dünyasında herhangi bir alanda lider olmak gibi aslında birinin yapması gereken bir şey. Orkestra şefliği çok havalı görünen bir iş, belki de öyle ama o da bir iş. Biz de yorumcuyuz, çalarken birlikteliği sağlamak için oradayız. Liderlik bir rütbe değil. Çok insan bunu bir rütbe olarak görüyor ama bu bir rütbe değil seçim ve birinin yapması gerekiyor. Elinizde istediklerinizi yapan, hayal ettiğiniz dünyayı gerçekleştirebilecek bir orkestra olduğu zaman; onun üstünde çalışmak, onların da deneyimlerinden faydalanmak çok keyifli bir şey.  

Türkiye’de klasik müziğin gelişimine en çok katkıda bulunan insanlardan birisiniz ve bu yöndeki en büyük projelerinizden biri de Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO). Bu orkestranın kuruluş amacı neydi?

TUGFO’nun kuruluş amacı Türkiye’de böyle bir şeyin olmayışıydı. Ciddiye alınacak bir müzik eğitimi olan birçok ülkenin genç bir takımı var. Ulusal gençlik orkestrası kavramı, gençlerin sınavlara katılacakları ve açıkçası her yıl yeniden sınava girecekleri, kendilerinden beklentilerini çok üst düzey devam ettirebilecekleri bir orkestra. Profesyonelce çalışacakları alanda deneyim kazanmak, normalde karşılaşmayacakları boyda orkestralarda çalmak ve geniş yelpazedeki eserler üzerinde çalışmak. Açıkçası; Türkiye’de kolay mutlu olduğumuz, fena olmadı idare eder kültürünün tamamen dışında. Dünyanın en iyi orkestraları ile aynı festivalde; Roma’da, Berlin’de, Paris’de çalarsınız. Şimdi 15. yılındayız, bazı kişiler “Ne kadar güzel Türkiye’yi temsil ediyorsunuz.” diyorlar ama biz Türkiye’yi temsil etmiyoruz. Biz Türkiye’nin ne olabileceğini temsil ediyoruz. Çünkü müzik bir toplumun aynası ve dünya demokrasileri ile aynı seviyede bir müzik yaşamı olabileceğini göstermek de aslında bu dünyaya ait olabileceğimizin elle tutulur kanıtı. Fakat her şeyden önce biz bir tanıtım projesi değiliz, eğitim projesiyiz. Bir sanat projesiyiz. Müzik yapmak için bir aradayız. 

Performansları dinlediğimizde de zaten orkestranın ne kadar normalde alışılagelmiş gençlik orkestraları ortalama çalar algısının çok dışında olduğunu  fark ediyoruz. Çok üst seviyede performanslar ortaya koyuyorlar. Peki yaşları ortalama orkestradan çok daha genç olan müzisyenlerle çalışmak farklı mı?

Farklı tabii ki. Deneyim tarafından iyi bir şey fakat biraz fazla rutine düştüğü zaman da eserlerin heyecanını yitirmek çok olabilen bir şey. Bunu meslek olarak, hayatınızı kazanmak için yapmaya başladığınız zaman her an çok keyifli geçecek diye bir şey yok. Bu herhangi bir meslek için geçerli aslında ama gençlik orkestralarında tabii ki bu eserleri hem yeni keşfetmenin hem hâlâ çalışıyor olmanın, teknik seviyeyi en üst seviyede tutarak, “Ben bunu da çalarım, Stravinsky’nin şu eserini de çalarım.” gibi yüksek hedeflerin olmasının başka bir değeri var.  Müthiş bir enerji var. Bu bizim de çalışırken ortaya çıkardığımız bir şey.  Fakat profesyonel orkestralarla çalışmaktan tamamen farklı. Şunu da ben gençlere provalara başladığımızda her zaman söylüyorum: “Ben sizi çocukmuşsunuz gibi yönetmeyeceğim.” Biri bizi kameraya çekerse, beden dili olarak bir fark görmeyeceksiniz. Gerçek bir profesyonel şef ilişkisi. Ne olduğunu öğrenmeleri için bir yer, dolayısıyla benim onlara kendilerini ifade edebilecek gerekli ortamı sunmam gerek.

Popüler kültürde ve medyada alışılagelmiş, kendinden geçmiş eski çağa ait yorgun bir orkestra algısı var.  Yani klasik müziğin bir yaşlı işi olduğuna dair bir algı var. Sizce klasik müziğin ve müzisyenlerin bu gösterimi bu sanatı koruyor ve özendiriyor mu yoksa insanları uzakta tutup bu sanata zarar mı veriyor?

Nasıl sorduğunuza bağlı her şey. Ben bunun bir yaşlı işi olduğuna inanmıyorum. Bu işin anavatanı olan Avrupa ülkelerinde de  dinleyicinin yaşlılığından şikayet ediliyor sürekli. Salonda sahneye çıkıyorsunuz, salon dolu ama kafalar bembeyaz. Bunu bir çok şekilde açıklayan insanlar var. Paris, Londra, Berlin buralarda klasik konserler ve operayla ilgilenen insanlar arasında çok çeşitli yaş kesimi var. Ama belli bir noktada fiyatlarla açıklayanlar var. Bunun bir olgunluk işi olduğunu söyleyenler var. Fakat müziğin güzelliği çok genç insanlara olgunluğun kapısını açabilmesi. Biz bunu harika çocuklarda görüyoruz, çocukken çok genç yaşta inanılmaz şeyler yazmış bestecilerde görüyoruz. Müzik bize aslında yetişkin ve olgun olmanın gerekliliklerini kısa yoldan aşılayan bir şey.  O yüzden illa hayat tecrübesi geçireceğim, üzüleceğim, sevineceğim sonra klasik müzikten zevk alacağım diyen kişilere hiç inanmıyorum.  Bu yaz Cemal Reşit Rey senfoni orkestrası ile yaptığımız yaz konserlerinde, mesela geçen haftaki konserimizde 5.000 kişi aralarında büyük bir çoğunluğu ilk defa bir senfonik orkestrası dinleyip  çok keyifli bir şeymiş diyen insanlardan oluşuyordu. Ama yok bizim aynı aksaçlılar gelsin, aynı 500 kişi,  aynı 7 eseri çalalım dediğiniz zaman ki klasik müzik hayatımızda bu ciddi bir sorun oldu. O zaman olmuyor tabii. Ama sokağa çıktığınızda, veya bizim zamanında Akbank orkestrasıyla yaptığımız üniversite konserlerinde  aslında bu işin ne kadar kolay anlatılabilir ne kadar kolay paylaşılabilir olduğunu görüyorsunuz.

 

Akbank süreci aslında bu anlamda, ben de bir ikisini izleme fırsatı bulmuştum, dediğiniz gibi eğitici şekilde en iyi yapanlardan biriydiniz. Bu konuyu Hikmet Şimşek de zamanında çok anlattı ama günümüzde klasik müziği anlatmak çok sulandırıldı. İnanıyor musunuz buna?

Ne anlattığınıza bağlı. Benim kendime koyduğum tek kural terminolojiyi kullanmamak.  Onu kimse bilmek zorunda değil kimseyi de terminolojiyi bilmedikleri için dışlamaya hakkım yok. Çünkü müzik öyle bir şey ki o do diyez minör’ün modülasyonunu sonuna kadar anlayarak da bir haz alabilirsin, ondan hiçbir şey anlamayarak da size heyecan verir. Müzik çok farklı katmanlarda keyif alınabilen bir şey. Nasıl bir dünyada neyi anlattığı, tuhaf ise neden tuhaf olduğu bu akşam çalacağımız eserlerin çoğu gibi veya tarihsel context (bağlam), o zaman ne icat edilmiş, kim ne yazmış kısaca o dünyayı ve dünyanın ötesini anlatan bir şey müzik. O bakımdan evet boş konuşmak da çok mümkün ama az ve öz ve insanları o dinleyecekleri müzikte bir iletişim kurmalarını sağlamak iyi bir şey. Ben öğrencilere de söylerim; sınavda çalacakları zaman veya resitallerinde mutlaka anlatın, konuşun, sahneye çıktım, sırtımı döndüm, alkışımı aldım bunlarla ve bunun gibileri ile yetinmeyin. 

Müziği ulaşılamaz hale getirmek doğru değil mi diyorsunuz?

Tabii ki değil.

Eğitim konserlerinden bahsetmişken, medya ve popüler kültürde en büyük etkiye sahip isimlerinden biri klasik müzik dünyasında Leonard Bernstein. Bernstein ile çalışmanın size kattığı en büyük şey nedir?

Yalnızca onunla çalışmanın değil, onun fikirlerini benimsemenin hâlâ bence 1948’de başlayan Young People’s Concerts dünyada gençlerin müziği anlatmak konusunda yapılmış açık ara en iyi şey. Televizyonun ilk yıllarında böyle bir şey yapılmış olması inanılmaz. Fakat bence ondan hepimizin öğrenmesi gereken şey müziğin paylaşılabilirliği, sonsuz çeşitliliği ve yukarıdan bakmamak, dinleyiciyle her şeyin paylaşılabileceği ve aslında müziğin geniş kitlelerle normalde kendi tecrübelerinin veya ulaşılabilirliğinin ötesinde sandıkları derinlikleri açabilmenin yolu müzik. Çok şey öğrendim fakat en çok da paylaşma kültürünü. 

Zaten kendi bestelerinde de o dönemdeki sürekli ileriye itme zorunluluğuna da karşı çıktı. Sesleri zorlamadan, itmeden..

Tabii onun sayesinde belki de güzel  bir melodi yazmak 1970’lerde ayıp olmaktan çıktı. Yani söyleyecek bir lafın varsa bunu 12 ton sisteminin içinde de söylersin ama o öyle bir dünyadan geldi. 

 

Bugünün programından biraz bahsedersek solistli eserler yönetmek daha farklı mı sadece orkestra eseri yönetmekten?

Tabii solistin kim olduğuna ve ne olduğuna bağlı. Bazen genç şefler ünlü solistlerle çalarken biraz fazla her şeyin istedikleri gibi olmasını söyler. Öyle bir şey yok çünkü birlikte müzik yapmak bütün mesele. Yoksa “Ben bunu böyle çalıyorum sen bana eşlik et nasıl olsa ikinci yarıda senfoni yöneteceksin orda istediğini yaparsın. “, bunu düşünmek de sağlıklı değil. Fakat solistin çaldığı eseri de yıllardır bazen on yıllardır günde sekiz saat çalıştığını düşünüp de ona şöyle bir bakıp ondan sonra “Burası da böyle olacak.” deme hakkınız da bir yere kadar. Normalde kimi davet etme konusunda söz sahibi olduğumuzda iş daha kolaylaşıyor çünkü birlikte güzel bir şey ortaya koyabileceğimiz kişileri davet ediyoruz. Takip etmek önemli fakat solistin de orkestrayı takip etmesi önemli. Mesela bu akşam çalacağımız üç Tchaikovsky eseri de çok basit orkestra başlıyor dolayısıyla tempoyu şef veriyor yani solist tabi provada şurası biraz daha yavaş veya hızlı olsa mı diyor ona da uyuyorsunuz ama sonuçta tempoyu başlatıyorsunuz ve hiçbir solist başlattığınızın çok dışında bir tempoyla çalmaz. Ama sizde onun istediğinin çok dışında bir tempo vermezsiniz. Her şey bir uzlaşma konusu aslında. 

Bernstein deyince bu konuyla ilgili aklıma Christa Ludwig ile Mahler’in bir parçasını Das Lied von der Erde’i çalışırken ufak tartışmaları geldi. 

Ama onlar öyle her şeyi kameraların önünde birbirlerine söyleyebiliyorlardı. 

Çok gerçeği yansıtan bir klipti, prova sürecinin birlikte yapıldığını, birinin patron olmadığını. 

Cemal Reşit Rey konser salonu ile ilgili bir şey soracağım, sizden sonra çok önemli değişiklikler oldu, ben Cemal Reşit Rey’de muhteşem konserler izlemiştim, neler planlıyorsunuz kısaca bize bahsedebilir misiniz çünkü çok önemli bir merkez.

Açıkçası şu anda açılıyor muyuz?  Kaç kişiyle açılıyoruz?  Hangi şartlar altında? Aşı kartıyla mı? 6 Eylül tarihinden itibaren nasıl olacak,nasıl bir aşı kartıyla girilecek bunları öğreneceğiz. Sanırım birkaç gün içinde öğrenmiş olacağız. Onun dışında salon konserlerini aydan aya duyuracağız. Çünkü salonda 200 kişi mi olacak 500 kişi mi, bir dolu bir boş mu olacak ki muhtemelen bu şekilde olacak ayrıca aşı sertifikası ve test ile girilecek. Ama çoğu insan artık bir şekilde aşı oldu diye düşünüyorum ve çok renkli bir program hazırladık. Online iken bile bir çeşitlilik sunup müzisyenleri gündemde tutmak çok önemliydi. Ayrıca düzenli bir orkestra oluşması için çalışmalar var fakat programa baktığınızda çeşitlilik ve belli temalar içinde bir takım şeyler yapmak istiyoruz. Farklı müzik türlerini bir tema etrafında birleştiren festivaller var, bir tek melodi üzerine farklı türlerde oluşan festivaller var. Çok şey var. Cemal Reşit Rey’in kalan bütün el yazmalarını salona getirdik. Onları dijitalize ediyoruz sergileyeceğiz. 

 

Bu akşamki eserler ile ilgili önden bir kaç cümle alabilir miyiz?

Festivalin doğa ile ilgili bir teması var. Biz de buna uyalım, aslında bu tek konser içinde iki çok farklı konser gibi. Çünkü ortada Hande Küden’in çalacağı Saint-Saëns, Tchaïkovski gibi tatlı ve şirin virtüözite eserleri var. Fakat iki ucunda böyle kitapları bir arada tutan şeyler gibi iki Amerikalı  çağdaş bestecinin doğa ile ilgili eserleri var. Fakat olabildiğince farklılar birbirlerinden. Stephen Montague’nun “Snakebite” yılan ısırığı diye bir orkestra eseri var. O böyle daha çok bir kızılderili hikayesi fakat bir beyaz Amerikalının gözünden. Çok neşeli bir şey. İlk başta çalacağımız John Luther Adams’ın  “Become River” diye, kaynaklardan yavaş yavaş oluşup bir delta haline gelip okyanusa dökülen bir nehri anlattığı minimalist, soyut bir eser. Dinleyicinin algılayacağı aslında kaynaklardan gelen şeyin koca bir nehre dönüşüp okyanusa dökülmesini hayal edebilecekleri, efekt dolu bir atmosfer parçası aslında.  İkisi de çok çok farklı. 

 

Röportaj; Bengisu Aktaş / Can Yücel

 


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir