Sonbaharın son günlerinden birinde oldukça kalabalık ve işlek olan bir meydanda yürüyorum, hava olması gerektiğinden sıcak, ikindi güneşi gölgelerin uzamasını sağlıyor. Bir yere yetişmem gerekiyor. Gölgeleri seyre dalıyorum bir an için, yüzleri ve mimikleri olmayan yansımaları. Belki de çoğu zaman elimi cebime atıp etrafı izlemek istediğim anlardan biri deyip geçecekken kulaklığımdan dinlediğim parça (What is there to say-Everybody Digs Bill Evans) kendimi hepten o ana kaptırmama neden oluyor. Gölgeler daha da uzuyor, güneş içime işlemeye başlıyor. Esen rüzgarın serinliği yüzümü kaplıyor. Çalan şarkı hislerimi o kadar yoğunlaştırıyor ki, sanki yoktan var ediyor duyguları. Gideceğim yer artık önemsiz, orada kalmak istiyorum. Ancak biliyorum bir daha gelmeyecek o anın özlemiyle yoluma devam edeceğim. Gölgeleri, ikindi güneşini ve Bill Evans’ın empresyonizmin izlerini taşıyan müziğini dinleyerek yürümeye devam ediyorum.

 

    Caz’la ilk tanışmam 13 yaşındayken tatillerimden birinde saatlerce odamdan çıkmadan video oyunu oynadığım bir tatile denk geliyor. Oyun oynarken bir yandan da müzik dinliyordum ve bazı çalma listeleri arka planda çalıyordu. O gün dinlediğim müzikten o kadar sıkılmıştım ki şarkıyı dinlediğim uygulamada yeni şeyler aramaya başlamıştım. Caz başlığını gördüğümde kendi kendime neden olmasın deyip hazır çalma listelerinden birisine basmıştım. O ana kadar aklımda oluşmuş caz imajı pembe panterin açılış müziğindeki saksafondan, şapka takmış siyahilerden ve asansör müziğinden ibaretti.  İşte o loş, sıkıcı günde, açılmamış perdelerden halıma süzülen güneş ışığı üzerime vururken Art Blakey’nin Moanin’ bestesiyle karşılaştım. Art Blakey’i In a Sentimental Mood(John Coltrane – Duke Ellington)’ u takip ettiğini hatırlıyorum. Moanin’ i dinlerken inanılmaz bir zevk duyduğumu ve tüm o klişelerin bir anda kafamda parçalandığını söyleyebilirim. Öyle ki şarkının yarısına geldiğimde şarkıyı takip edemediğimi fark edip bu şarkıyı odaklanarak oyun oynamadan dinlemem gerektiği kanısına varmıştım. İşin komiği doğaçlama kısımları gelince şarkıyı yine takip edememiş hatta o bölümlerin bestelendiğini zannedip böyle bir şeyin nasıl bestelenebileceğini düşünmüş, hayret etmiş, hayranlık duymuştum. 

 

    Birkaç ay önce Bill Evans’ı içi sıkkın halde keşfettiğimde de içimde uyanan, insanı etkileyen o duygular 13 yaşında etkilendiğim, hayranlık beslememi sağlayan duygulardan pek de farklı değildi. Evde otururken aniden aklımda Bill Evans adı belirivermişti. Skating in Central Park’ı ilk kez dinlerken şarkının yapısı gibi ayrıntılara dikkat bile edememiştim.  Tek fark edebildiğim bir piyano ve ona eşlik eden bir gitar olduğuydu. Yatağımda uzanmışken duygular yine beni etkisi altına almış, Skating in Central Park beni farklı bir dünyaya sürüklemişti. Evde olduğumu unutup bir an için kendimi yüzüme çarpan rüzgarın eşliğiyle, pek neşeli oyun oynayan çocukların ve onları kollayan ebeveynlerinin, gökdelenlerin arasındaki bir parkta yürürken bulmuştum. Buruk bir melankoli  sarmıştı sanki beni. Şunu belirtmek isterim ki Central Park’a hayatımda hiç gitmemiştim. O ana kadar da Central Park da bulunmamış, melankoli vücudumun her parçasını ele geçirip beni sarmışken ellerim ceplerimde Central Park’ta yürümemiştim. Daha açık olmam gerekirse daha demin bahsettiğim duygular hepimizde zaman zaman uyanan bir farkındalıktan, insanın gerçeklerle yüzleşmesinden, gerçekleri kabullenmesinden kaynaklanıyor. Bu değiştirilemez gerçeklerin en başında ölümün yer aldığını söyleyebiliriz. Şarkının bulunduğu Undercurrent albümünün kayıtlarından, bu albümün ortaya çıkmasından önce de Evans 1959 yılında Basçısı ve çok sevdiği Scott LaFaro’yu bir araba kazası sonucunda kaybetmiş. Bazı sanatçıların otobiyografilerinden bu olayın Evans’ı çok derinden sarstığını öğrenmek mümkün. Öyle ki Evans belirli bir süre için hiçbir yerde çalmamış, evden nadiren çıkar olmuş. Bill Evans çocukluğundan beri zaten içine kapanık bir karakterken daha da içine kapanmış, neredeyse dış dünyayla bağını tümden kesmiş. İşte Skating in Central Park’ı dinlerken de bestenin yardımıyla hissettiklerimin kaynağı, zamanla kabullenemediğimiz olayların artık değiştirilemeyeceğinin anlık farkına varışında yatıyor. 

   

    Bill Evans’ın karşıma son zamanlarda çıktığı yerlerden birisi de Modal Jazz’ın ilk albümlerinden olan, caz ve müzik tarihinin kilometre taşlarından biri olarak görülen Kind Of Blue albümü. Kind of Blue albümünü kaydeden sextet Evans’ın hayatında ve kariyerinde büyük bir öneme sahip. Miles Davis ve John Coltrane gibi efsanelerle birlikte çalmasının daha da kendini geliştirmesinin yanında davulcu Philly Joe Jones sayesinde iyiden iyiye uyuşturucu bağımlısı olması, Miles Davis’i Empresyonist ve romantik bestelerle tanıştırması da bu döneme denk geliyor. Kind of Blue albümü nefis olsa da tek bir şarkıya değinmekle yetineceğim bu yazı için: Blue in Green. Bestenin kime ait olduğuna bakarsanız Miles Davis’ e ait olduğunu görmeniz oldukça muhtemel ancak bazı kaynaklara göre şarkıyı aslen Bill Evans bestelemiş. Miles Davis içinde John Coltrane ve Cannonbal Adderley gibi sanatçıların da bulunduğu sextet’i Kind of Blue’nun kaydı için topladığında kimsenin tam olarak ne yapacağı konusunda kesin bir fikri yokmuş. Kayıt süreci devam ederken bir gün Miles Davis, Bill Evans’a ertesi gün için A augmented ve Sol Minör akorları üzerinden bir parça yazmasını istemiş. Böylelikle Blue in Green doğmuş. Kind of Blue albümündeki kaydının dışında Bill Evans Trio’nun da kaydettiği bir versiyonu bulunmaktadır. 

 

    J.D. Salinger, ergenlik yaşında bir çocuğun çoğunlukla insanlara ve insanların yarattığı dünyaya karşı izlenimlerinden oluşan “Çavdar Tarlasında Çocuklar” kitabında toplumun farklı kesimlerinden farklı tipteki insanların her birini betimlemek için sayısız sıfat kullansa da birisi neredeyse hepsi için ortaktır: “Sahte.” Etrafımızda olan bu sahteliği kişi bazında çoğunlukla fark etmesek de bir sanat eserine baktığımızda neredeyse hepimiz o eser içten değilse anlayabiliriz. İçtenlikten uzak bir eser sıradanlaşmaya mahkumdur. Sanat eseri ne kadar içten yaratılırsa o kadar sıradışı olur. Bill Evans’ın hayatına ve geride bıraktığı bestelere dönüp baktığımızda trajediyi görebilir ve herkesin yaşadığı, anlatılması zor duyguları yeniden hissedebiliriz. İçtenlik parçaların en derin kısımlarına bile işlemiştir, kişi duygusal bir şölen yaşar. Kelimelerle anlatılması zor bir deneyim edinir. Bill Evans’ı ve geride bıraktığı besteleri özel kılan bence de bu durumdur. Kafka’nın ölmeden önce hayatında edindiği tüm izlenimleri ve tecrübeleriyle yoğurduğu eserlerini yayınlanmamak üzere en yakın arkadaşına vermesi gibi Evans’da bestelerini bize teslim etmiş ve 15 Eylül 1980’de kullandığı uyuşturucu maddeler yüzünden hayata gözlerini yummuştur.

   

 Şu ana kadar dinleyip en beğendiklerim ve önerdiklerim:

 

Undercurrent’dan: 

I hear a Rhapsody

Darn that Dream 

 

Skating in Central Park

Romain

My Funny Valentine (alt. take)

 

Portrait in jazz’dan:

Someday my Prince will come

Spring is Here

Blue in Green(Take 3)

What is This thing Called Love

 

Everybody digs Bill Evans’dan: 

What is there to say

Peace Piece

 

Waltz for Debby’den: 

Waltz for Debby 

My foolish heart

 

Moonbeams’den:

Re: Person I knew

Polka Dots and Moonbeams

 

Explorations’dan :

Nardis

Wines and Roses derlemesinden:

Emily

 

-Kemal Biber


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir